konuşmaya ihtiyacımız varken suskun toplantılarımız

dönem ya da yıllık değerlendirmeler aynen şirketlerde olduğu gibi bizim muhasebemizin çıkarıldığı yerdir aslında. neler yapmışız, nasıl yapmışız, hedefimiz neydi, hedefin neresindeyiz en temel cevap verilecek sorulardır.

bizlerin toplantılara basmakalıp, rutin ve sessizdir. hiç bir işe yaramayan bir çok ezber kararların alındığı kurullardır. zaten işe yarasaydı her şeye, büyük sorunlara rağmen bu düzen de bile bir çok derdi yinelemek zorunda kalmazdık

bunun yanında ilerlemeyi, gelişmeyi düşünen her kuruluş daha iyisini nasıl olur, en iyisi, en az hatalısı nasıl oluru düşünür ve ona göre organizasyon yapar. dönem ve yıl değerlendirmeleri de bizim için böyledir. böyledir ama ben bu zamana dek maalesef buna tanık olmuş biri değilim. tanık olanın var olduğunu da sanmıyorum.

yaptığımız işi, kurumdaki verimi etkileyen hem daha büyük hem de sadece kurumun özelinde etmenler vardır. onun için genel değerlendirme de yapmak gerektiğini düşünüyorum. problem çözme odaklı, gelişim amaçlı isek eğer. öğretmenin yaşadığı problemi yok sayarak bir yol alınamaz örneğin. yine ders kitaplarında bir sorun varsa bunu görmezden gelerek başka bir şey konuşmak da sorunu çözmez.

onun için önce genel bir çerçeve çizip tesbit yapmak gerekir.

  • öğretmen kurullarında, zümre toplantılarında öğretmenler suskundur. çünkü biz de konuşan, iş yapan sevilmez. amirin lafının üzerine laf söylenmez. hatta eleştiri hiç yapılmaz mazallah başına bişey gelebilir.
  • işini en iyi yapan değil evet efendim diyenler el üstünde tutulur. ödüllendirilir. hatta onlara iltimas geçilir.
  • eğitimin asıl amacı olan “topluma faydalı bireyler yetiştirmek “  tamamen unutulmuş olup, sınav başarısı endeksli bir sözde eğitim yapılmaktadır. bunun sonucunda aklını kullanan, zekasını geliştiren, okuyan, değer sahibi, ahlaklı, dürüst bireyler çıkmıyor elbette. hem öğretmenler kendi arasında yarışıyor hem çocuklar yarışıyor buna da eğitim diyoruz.
  • testin bir ölçme yöntemi, değerlendirme aracı olduğu unutulup sanki eğitim yöntemi gibi kullanılması geleceğimiz olan çocuklarımızın zekalarını törpülemekten başka bir işe yaramıyor. meşhur bir fıkra vardır. akıl hastanesinde hastaların nasıl iyileştiğini anlıyorsunuz diye sorarlar hekime. hekim ise anlatır. küveti suyla doldururuz. yanına da fincan, kaşık ve kova koyarız. ve küveti boşaltmalarını isteriz. der hekim. soran kişi hemen atılır kova ile boşaltanlara iyileşmiş dersiniz değil mi? diye. hekim hayır der. tıpasını çekip boşaltanlar iyileşmiştir der. fıkrada da olduğu gibi seçeneklere sıkışan bir beyin artık düşünemez olur. gelişim olmaz. ilerleme olmaz.

bu noktada yaşadığım bir olayı da anlatmak isterim. sınıfımda sesleri unutmamaları için yaptırdığım bir çalışma vardı. bu çalışmayı yaparken amaç hem sesi görselle kodlamak hem de tasarım yeteneğini geliştirmek için yaptırdığım bir çalışma idi. B sesini verdikten, çalışmalar yaptırdıktan sonra gün sonunda B harfinden balık resmi yapmalarını istedim. yaptılar. sonraki gün yine gün sonunda bu kez bir çok farklı renkte ve büyüklükte balon yapıp boyamalarını istedim. öğrencimin birisi balık yapayım mı diye sordu. hayır onu yaptık dedim. öğrencim çalışmasına devam etti. çalışma sonunda gördüm ki balon yapmış ama balık şeklinde balon yapmış öğrencim. çocuk itiraz ediyor, farklı düşünüyor ve yeni bir şey ortaya çıkarıyor. ki bu çocuk yeni öğretmenle sorunlar yaşıyormuş. öğretmeni beni dinlemiyor hep karalama yapıyor diyormuş. oysa çocuk üstün yetenekli ve resim yapıyor. aynı yapıda ve özellikte olan başka bir öğrenci okuma yazmaya geçememiş bir başka sınıfta.

 

  • hemen hemen her kütürel, eğitsel etkinlikte yarışma yaptırılması. yarışma insanları birbirine yaklaştırmaz, uzaklaştırır oysa. bugün toplumsal değerlerin erazyonundan söz ediyorsak eğer buradan da bakmak gerektiğini düşünüyorum.
  • öğretmenlerin can güvenliğinin olmaması. İşini iyi yapmak için çabalarken diğer taraftan sırf bu yüzden tehdit edilmesi, dövülmesi….. bu psikolojiyle ne kadar verimli çalışılır dersiniz ?

 

şimdi çemberi biraz daha küçültürsek derslerdeki akademik başarının neresindeyiz, nerelerde hata var diye bakalım.

en mehur klişelerdendir “ankaranın çankayasına göre hazırlanan müfredat…” diye… tam da bunu yaşıyoruz hatta en sarsıcı biçimde.çünkü özellikle okuma yazma süreci, işitme, dil ve zeka gelişiminin tamamlanmış olması gerekir. uygulanan okuma yazma sistemi ezber sitemi değildir. sesi fark etme, sesleri birleştirme gibi algı düzeyi ve zeka gelişimi istemektedir. bunlara rağmen elbette okuma öğretilir. bu durumda yazma arkadan geldiği gibi anlama çoğu çocukta olmayacaktır.

ders kitaplarının içeriklerinin yetersiz oluşu. etkinlikleri az, sayfa tasarımları karışık olması. dolayısı ile ek kaynak, yardımcı araca gereksinim duyulması.

ailelerin ekonomik durumlarının, eğitim durumlarının öğrenci başarısını direkt etkilediği göz ardı edilmemeli. eğitimi ve ekonomik durumu iyi olan ailelerin çocuklarının bir kaç adım önde olduğu bir gerçektir.

sınıfların ve okul bahçelerinin eğitimin gereklerine göre düzenlenmediği de bir başka sorundur.

eğitim yöneticilerinin eğitim ortamı düzenlenirken, eğitimsel çalışma organizasyonu yapılırken katkı sağlamak bir yana ket vurmaya dönük iş ve işlemleri de başarısızlıkların ana etkenlerindendir. onlara göre iş çıkarmamak gerekir.

değerlendirmelerin sadece akademik başarı üzerinden yapılması da toplumumuzun, ülkemizin geleceğine kötülük etmekten başka bir şey değildir. Her bireyin kendine özgü üstün yetenekleri varken hepsini akademik başarı üzerinden değerlendirmek öncelikle okullarda öğrencilerin kendi arasındaki şiddeti, sonrasında eğitimciye olan şiddeti beslediğini görmek gerekir. çünkü aidiyet hissetmediği, kendini ifade edemediği yerde her kişi farklı hastalıklı yollara sapacaktır. ya kendini ifade için şiddet de dahil yaramazlık yapacaktır. ya da içine kapanacak, güvensizliğin derinliklerine yuvarlanacaktır.

veli okul iletişimi ve işbirliğinin olmaması. basmakalıp, usulen yapılan toplantılar velileri okula, okulun verimini gelişimi arttıracak işlere katmıyor. sonrasında sadece para toplamak için yapılan kermeslere çağırdığımız, güven iletişim ortamının olmadığı bir ilişki çıkıyor.

 

cumhuriyet’in bizden fikri hür vicdanı hür nesiller istediğini biliriz. bunu övünereke de söyleriz ama bu konuda ne yaptığımız şüphelidir. ya da ne yaparsak bu nesilleri yetiştiririz sorusuna cevap aradığımız çok görünmüyor.

kutsal değerlerin çok hızla kirletildiği günümüzde sahip çıktığımız değerlerin bir önemi varsa tekrar aynaya bakmak gerektiğini düşünüyorum.

jean baudrillard’tan şu alıntı ile bitirmek istiyorum: “her şey mükemmel olduğunda dil lüzumsuzdur. bu hayvanlar için de geçerli. hayvanlar için her şey mükemmel olduğundan, konuşmuyor onlar. eğer günün birinde konuşmaya başlarlarsa bu, dünyanın mükemmelliğinden bir şeyler kaybettiği anlamına gelecek.”

hala dile ve konuşmaya ihtiyacımız var. hem de çok fazla…

 

musa ertürk

 

 

 

 

admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

insanın yalın halinde bir ünlü

Çar Eyl 4 , 2019
dönem ya da yıllık değerlendirmeler aynen şirketlerde olduğu gibi bizim muhasebemizin çıkarıldığı yerdir aslında. neler yapmışız, nasıl yapmışız, hedefimiz neydi, hedefin neresindeyiz en temel cevap verilecek sorulardır. bizlerin toplantılara basmakalıp, rutin ve sessizdir. hiç bir işe yaramayan bir çok ezber kararların alındığı kurullardır. zaten işe yarasaydı her şeye, büyük sorunlara […]