musa ertürk 22 Kasım 2019

susmak kabullenmekti. kimileri de en sert protesto olduğunu söylüyordu susmanın. birbiriyle çelişen malum atasözleri gibi sanki. kafaların allak bullak olduğu coğrafyada gürültüden durulmazken kinden göz gözü görmüyordu zaten.

kaç zamandır karanlıktı gökyüzü kaç zamandır insansızdı bunların yüreği diye sorup duruyordu. durmadan aralıksız. etraftan kendine bişey sorulduğunda başını kaldırıyor uzaklara dalmış gözünü çıkarıyordu derinden uzun uğraşlarla. sonra gözünü herkesin taktığı yere takıyor ama göremiyordu. aslında görmek istemediği cismen kendine benzeyenlerdi. sonra yine dipsiz kuyuya dalıyor cevap arıyordu. aradığı cevaplar su yüzünde olsa bile erişemiyordu hiç birine. cevap aradıkca sorular çoğalıyordu. aradığı bir gizem değildi hele suyun neden her sıcaklıkta buharlaştığı değildi. daha zoru bişeydi. sihirli bir sözcüktü. her şey de kullanılan bir şifre.

masa boştu. boş olduğu kadar doluydu da edip canseverin masasıydı sanki. etrafında oturanlar hep birlikte konuşuyor birer birer gülüyordu. masada yemek tarifleri, araba modelleri, magazinler, futboldaki hakem hataları ne konuşulursa konuşulsun bir öncekini üfleyip temizliyordu. her dolu göründüğünde boşalıveriyordu. hepsini gördü. gördükçe daha da soru sormaya devam etti. birisi ismini seslendi ben miyim diye karşılık verdi. ben ? ben…

“anılarımın zillerine basıp kaçan dört nala atlar derdiniz ne sizin. hani murattınız.” deyip öfkeye kapıldı. eski kıyafetler arasında naftalin kokusunu çekip kendine gelmiş gibi. gelmişine geçmişine küfredenlere hak verdi. çünkü bazılarının ya da çoğunluğun geçmişi de bugünü de aynıydı. muhtemelen geleceği de aynı olacaktı.

çıkmaz soruların koridorunda koştururken dincilerin balckfridaye takmalarına rastladı. öyle ya cuma nasıl kara olurdu. feveran ediyorlar sosyal medyada bağıra bağıra eleştiriyorlardı. hah şimdi kapitalizmle yüzleşecekler sandı. sonra koridor boyunca giderken muhteşem cuma, efsane cuma, bereketli cuma tabelalarına rastladı. yine sistem mi çözüm bulmuştu yoksa sistemle sorunu olmayanlar manevrayı iyi mi yapmışlardı bilemedi. sorun çözülmüş herkes mutlu mesuttu.  o ara çaylar geldi içeri. selam çakıp allahın adıyla oturdular. kaşıklar neşeyle şıngırdadı bardaklarda. bir yudum çekildikten sonra indirimdeki mağaza geldi oturdu. üstelik anneler gününe özel indirimmiş.

koridorlar ilginçti. sorular soruları yiyordu. cevaplar yalancı gülümsemelerle davetkar biçimde aklı alıyordu. ekonomik kriz ağıdı yakan yerel bir orkestranın tam arkasında kocaman sahnede fiyakalı bir kaç adam vardı. her biri ayrı dilden konuşuyordu. birisi mikrofonu bırakıyor diğeri alıyordu. ekonomiye can verelim diyordu hepsi. sahnenin altındaki eski konfetilerde herşeyi devletten beklemeyin diyordu oysa.

nabzı atıyordu. şuuru kapalıydı sanki. tek bir noktaya bakarken duygu izi yoktu cçünkü suratında. ara ara kızma nidaları bazen de mutlu gözükse de gözü belli bir noktadaydı. önünde can verenler oldu plazada temizlik yaparken düşüp. fıtrattan iş kazasında onlarca ölenlerin haberini izledi. ne üzülmüştü ne sevinmişti. küçücük kız erkek çocuklarına tecavüz edildiğini de duydu ama kulak asmadı. bir ara birileri geldi gözünün önünde elini salladı. tepkisini kontrol etti. çıt çıkmadı. başka birisi ismiyle seslendi yine oralı olmadı. zaten bi yerli değildi de. eyy dış mihraklar diye televizyonlar zangırdayınca dikeldi. sonra eski konumuna eski bakışına döndü. tek tek basaraktan bade süzerekten diyen türküyü duydu heyecanlandı birden ama türkü olduğunu anlayınca nice sonra oturdu. belli seslere ve kelimelere tepki verdiği açıktı ama o kadar. tıbben bilinci kapalı mıydı bilinmez ya da bitkisel hayatta olduğu söylenemezdi de. ama durumu tıpla açıklanacak bişeye benzemiyordu. sonra yanık kokusu geldi. kotu bir yanık kokusu sonra kağıt yanığı kokusuna koştu. dolar diye bekledi dolmuş bekledi. cebine sıkıştırılmış paraları yaktı. daha uzaklardan başka yanık kokuları geliyordu burnuna ama o almıyordu kokuyu.

taşın taş olduğu görünüşünden, dokusundan dahası kafasına çarpıp kanatmasından belliydi. ama o belki değildir bile demiyor. hayır taş değildir diyordu. anlamsız bir inatla. neyi anlatmak istiyordu, neyi kanıtlayacaktı bulunamadı. ama o ısrarcıydı. taş değildi o kadar. sonra bir gün kalbinin hizasına darbe aldı trafik kazasında. arabanın çarpan bölümü içe doğru eğilmişti. oysa kahramanımızda hiç bir şey yoktu hatta gayet sağlıklıydı. sonra anlaşıldı. onun yüreğinin yanında tabi ki taşlar taş değildi.

gözyaşları dindiğinde karanfiller yağardı. kentlerin meydanlarına. sonra başıboş ezber cümleler savrulur.
giden yittiğiyle kalır.

…..devam edecek

musa ertürk

0Shares

Leave a comment.

Your email address will not be published. Required fields are marked*