dünyanın neresindeyiz bilmiyorum. ecelin uzağında tesadüfün tam içindeyiz bildiğim. bir de o kadar çoğuz ki.

cesaret hapishanesinde müebbet kullar özgürlük türküleri söyler hep bir ağızdan tamda bu sırada sıra sıra sinmişler özgürce tutsaklığın keyfine derin nefesler çekiyorlardı ve hepsi gömülürken ihtişamlı cümlelerin nesnelerine kral hep aslandı çakalların sayım yaptığı orman demokrasisinde musa ertürk

her ilkbahar bu coğrafyada toprak kanar gelincik gelincik umudu fısıldayan papatyalar arasından insana bakan pencereleri vardı evlerin yağ tenekelerindeki çiçekleri selamlardı aydınlığı

I. bir elma mıydı bu sürgünün sebebi yoksa sen git kendi cehenneminde mutlu ol pişmanlığı mıdır tanrının yaptığı bilinmez ama yaşam olan tek gezegen yanılgısıdır yeryüzü tüm bilim insanlarına karşı öldüre öldüre büyüyen insanımsı tanrı bozmalarınca II. son nefesin telaşında tutuşur tutkuların uluların dünyasının beyhude çırpınışları cepteki bulutlar çekmeceye anı […]

kapıları işaretli evlerin sokağında, taş duvarda “cenazeye gittik, döneceğiz !” yazıyordu bildiğimiz harflerle.

kolsuz bir ömür tatmamissindir da bacaksiz mutluluk duydun mu hic zehirli dilin ucundan cikan vur emriyle askida ekmek saksida tarla cebimizde buyuk insanlik meydanlarda krallar arkasinda terzileri onunde cocuksuz bir kalabalik yoksa bundan mi once cocuklari vurdular musa ertürk

nutuklar gönderiyorum bedelsiz her coğrafyanın laf ebelerine kurduğum kürsülerde konuşun diye bu iletişim çağında sağır edercesine gözleri kinden dağlanmış kusursuz kalabalıkları kusturun öfkeden bir de insanlık tarihinin en düşüğünde kavim borsası daha da düşecek belli ki ben yinede şimdiden ucuza kavimler kapatıyorum şehadet ederine petrole yatırıyorum hiç bir halta yaramayan […]